DİYOJEN (1)

14.01.2019
195 kez okundu
imbik@devrimgazetesi.com.tr

Efendim, ülkemizde yaşanan olaylara Diyojen açısından bakarak, bir yorum getirmek istedim. Yazıma bu amaçla başlarken, Diyojen’in yaşamını bilmemizde bir fayda gördüm ve Diyojen’in yaşamını sizlere aktardıktan sonra; güncel yazımı yazmaya karar verdim. Anlayacağınız üzere; bir bölüme sığmayacak bir yazı olacak bu yazı.. Efendim; buyurun, hep birlikte Diyojen’i bir tanıyalım:
Diyojen MÖ 412’de Sinop’ta doğdu. Babası şehrin ünlü bir bankacısıydı. Diyojen yaşı büyüyüp de babasıyla beraber çalışmaya başladığı zaman altına değersiz madenleri karıştırmaya başladılar ve sonunda bir gün bu ortaya çıktı. Diyojen, şehir yönetimi tarafından “Sinop’u terk etmekle” (ya da kendi deyimiyle onları Sinop’ta kalmaya mahkum etmekle) cezalandırıldı. İleride erdemi savunan büyük bir filozof olduğunda kendisine bir zamanlar kalpazanlık yaptığını hatırlatanlara “Evet, bir aralar sizlere benzemem gerekmişti. Ama siz benim şu anki halime asla gelemezsiniz” diye cevap verecekti.
Kölesi Manes’le beraber Atina’ya geldiler ve kısa bir süre sonra Manes kaçtı. Manes’i kovalayıp, geri getirmesi söylendiğinde “Manes ben olmadan yaşayabilmeyi göze alıyorsa, ben o olmadan yaşamayı neden beceremeyeyim?” diye cevapladı. Ve Antisthenes adlı filozofun derslerine katılmaya başladı.
Antisthenes ‘Kinizm’ adı verilen bir düşünceyi savunuyordu. Buna göre -tüm filozofların o sırada ulaşmaya çalıştığı şeye- erdeme ulaşmak için açgözlülüğe, hırsa ve ahlaksızlığa karşı savaşmak gerekiyordu. Dünyadaki problemlerin en önemli kaynağı ‘medeniyet’ yani uygarlıktı. Uygarlık insan hayatını karmaşık hale getiriyor ve arzu edilebilecek daha fazla gereksiz şey yaratıyordu. Hırsına ve açgözlülüğüne yenik düşüp bu gereksiz şeyleri elde etmek için birbirleriyle kavga etmeye başlayan insan hem kendisini mutsuz ediyor, hem de çevresine zarar veriyordu. Diyojen var olan tüm sosyal değerleri -para, uygarlık, sosyal statü, şöhret, güç, lüks, aile değerleri, gelenekler, evlilik, politik organizasyonlar, devlet, yöneticiler, mülk edinme, namus, onur, gurur- reddediyor; tamamen gereksiz ve zararlı görüyordu. İnsanlar doğaya dönüp, uygarlıktan tamamen uzak, basit ve aynen hayvanlar gibi yaşamalıydı. Oysa insan hayatı bu basitliği yok eden unsurlar tarafından esir alınmıştı. Kinizmin asıl amacı insanın kendi kendisine ve isteklerine hakim olabilmesi, yetebilmesi ve doğaya uyum sağlayabilmesiydi.
Antisthenes’in bu düşüncelerini benimseyip en uç noktaya taşıyan Diyojen bir fıçıda yaşamaya başladı. Üstündeki tüm giysileri çıkarıp bir pelerin giydi; medeniyetin sunduğu tüm olanakları, eşyaları, giysileri, süsleri, yiyecekleri reddetti. Bir fıçının içinde yaşamaya başladı ve su içmek için tasını kullanıyordu. Derken… Köylü bir çocuğun elleriyle su içmeye başladığını görünce tasını da attı. En basit şekilde besleniyor, hiçbir şeye sahip olmak istemiyor ve kendi kontrolünü sağlamak için bedenini çok soğuk ve çok sıcağa maruz bırakıyordu.
Diyojen’in hayatındaki önemli bir dönüm noktası Ege denizinde bir gemide gezerken korsanlara yakalanmasıyla başladı. Korsanlar onu ve yakaladıkları diğer esirleri köle olarak satmak üzere Girit Adasına götürdü. Satılırken bütün kölelere uzmanlık alanları ve en iyi bildikleri iş soruluyordu. Hepsi “Çok iyi silah yaparım, çok iyi tamir yaparım, çok iyi tarla bakarım” gibi cevaplar veriyordu. Diyojen’in bu soruya cevabı “Çok iyi efendilik yaparım, beni efendisi olarak almak isteyen varsa gelsin” oldu. Bu cevabı duyan Xeniades adlı Corinthli bir zengin onu satın aldı ve çocuklarını eğitmesi için onu evine getirdi. Diyojen bundan sonra ömrünün sonuna kadar orada kaldı.
Burada başından geçen önemli bir ayrıntı da İskender’le karşılaşmasıydı. Babası Kral 2. Philip Corinth’i (Korint ya da Korinth (Yunanca: Korinthos, Türkçe: Gördüs/Gördös), Mora Yarımadası'nı Yunanistan anakarasına bağlayan Korint Kıstağı'nın üstünde yer alan bir şehir-devletiydi.) ele geçirilmesiyle, şehirdeki tüm dalkavuklar, yağcılar onu ve oğlu İskender’i selamlamak için birbirleriyle yarışıyorlardı. O sırada 18 yaşında olan İskender şehirde dolaşırken yerde güneşlenen ve onu hiç umursamayan yaşlı bu adamı gördü:

İskender: “Benim kim olduğumu biliyor musun? Ben İskender’im!” dedi.
Diyojen: “Ben de Diyojen’im”
İskender: “Ben Makedonya Prensiyim. Nasıl olur da bana selam vermezsin?”
Diyojen: “Niye selam vereyim ki? Sen benim esirimin esirisin.”
İskender: “Ne demek istiyorsun?”
Diyojen: “Bak ben nefsimi kendime esir ettim. Onun istediği hiçbir şeyi yapmıyorum. Hiçbir dünya nimetinde gözüm yok. Oysa sen nefsine esir olmuşsun ve gözün altınlarda, güçte, toprakta ve parada.”
İskender: “Böyle konuşuyorsun ama benden hiç korkmuyor musun?”
Diyojen: “Sen nesin? İyi misin, kötü müsün?
İskender: “İyiyim tabi ki”
Diyojen: “Neden iyi bir şeyden korkayım ki?”
İskender, Diyojen’in adını daha önce de duymuştu ama bu kadarını beklemiyordu.
İskender: “Peki, seni sevdim. Dile benden ne dilersen”
Diyojen: “Güneşimi kapatıyorsun. Gölge yapma, başka bir şey istemem”

Dünyanın en güçlü adamının oğlu, İskender yanındakilere döndü ve “Eğer İskender olmasaydım, Diyojen olmak isterdim” dedi..

-DEVAM EDECEK-